New York, New York

Biliyorum, “bir zamanlar Amerika’da” diyemeyecek yaşlardayım fakat yine de 2 haftalığına New York’taydım. New York derken ilgi çekici yerlerin bir araya toplandığı, yerli ve yabancı turistlerin akınına uğrayan, iş ve eğlence merkezi olan adadan; “Manhattan”dan bahsetmek istiyorum.
Her çekici şehrin bir rengi olduğuna inanırım. İstanbul’u düşündüğümde gözümün önüne sonsuz parlak bir lacivert gelir… Ve o lacivertin üzerinde gerdanlık gibi asılı duran boğaz köprüsü. Aynı lacivert, izmir’i düşündüğümde, parlak canlı bir maviye dönüşür.
Manhattan’ın rengi “gri”ydi. Soğuk ve soluk bir gri. Bunu hissettiren belki güneşin dokunuşunu kesen gökdelenlerdi. Ya da bulvar ve blokların kesiştiği yerde yüzüme çarpan rüzgar… Bu grilikte, hiçbir zaman tam açılmayan, dekoratif amaçlı serpiştirilmiş pencerelerin de rolü olabilir.
İnsanlar, durduğum anda üzerime basıp geçiverecekmiş gibi, yürümüyor adeta bir nehir gibi akıyorlar. Bu akıştan çevredeki tüm restoranlar, barlar, cafeler, alışveriş merkezleri, reklam verenler, eğlence merkezleri kısacası katkıda bulunan herkes nasibini alıyor. Öyle olmasa 11 Eylül’deki talihsiz olaydan sonra “taşı toprağı altın” denilerek, en çok göç edilen yerlerden biri olmayı bu şehir hala nasıl başarabilir?
Bu yoğunlukta, “duran insanlar” da var… Onlar, çalışmak için duruyorlar. Üzerlerine reklam asılı olan bu insanlar yoldan geçenlerin eline reklam kağıdı sıkıştırmaya çalışarak günde 10 USD kazanıyorlar. Sanki; Frank Sinatra’nın “New York, New York” şarkısında söylediği gibi “burada başarırsan, her yerde başarırsın”ı doğrulamak için çalışıyorlar.
Başarabilmek… Şehri diğerlerinden ayıran en belirgin özelliklerden biri. Nitelikli beyin göçünün bu başarıya olan katkısı her geçen gün artıyor.
New York’ta yaşayan Türk arkadaşlarımla konuştuk biraz. Benimle, Türkiye’de daha iyi pozisyonlarda çalışmak yerine, sevdiklerinden ve sevdiği şeylerden uzakta yaşamayı seçme nedenlerini paylaştılar. Orada yaşamın kolaylıklarından, kendilerini güvende hissettiklerinden, geleceklerini sağlama aldıklarından bahsettiler. Teknolojinin insanın emrine sunulmasının rahatlığını anlattılar.
Tanıştığım üst düzey yöneticiler; Türklerin işlerine kendilerini adamalarından, özellikle mühendislerimizin çok zeki olduğundan bahsettiler. Gözlemlediğim kadarıyla, Amerikalılar sadece bilmeleri gerekenleri biliyorlar. Fazlasını anlatsan da dinlemiyorlar. Biz ise ilgili ilgisiz herşeyi bilmek istiyoruz. Eğitim sistemimizi bu düşünce tarzını destekleyecek şekilde yapılandırmışız. Düşünün integral ve türevi öğrenmeden orta öğrenimimizi tamamlayamayız. Onlarsa ancak üniversitede, ilgili bir bölümde okuyorlarsa integral ve türevi öğreniyorlar.
Çok nitelikli bir iş gücümüz var. Ancak girişimci ruhuna sahip olanlarımız az. Risk alıp iş yeri açan, başkalarına da iş olanakları yaratanlarımız yetersiz.
Hatırlarsanız ilk yazım eğitim üzerineydi. Hala bizi geleceğe taşıyacak ve daha güçlü yapacak olan tek şeyin “eğitim” olduğunu söyleyip duruyorum.
Ancak doğru bir eğitim sistemiyle nitelikli iş alanları ve iş gücü yaratabiliriz.
Bunun için hepimizin birşeyler yapması gerekiyor.
Uzaktan ışıldayan gökdelenleri, bataklıktan bir doğa harikasına dönüştürdükleri parklarını, insan hayatını kolaylaştırmak için kullandıkları teknolojiyi seyredip; “elin adamı yapmış” dememek için bir şey yapmamız gerekiyor, hem de hemen.
Zira biliyoruz ki İzmir’in açık mavisi de İstanbul’un laciverti de aydınlatacak teknoloji olmadığında çabucak koyu bir griye dönüşüverir.

Bir Cevap Yazın